Yatır Türbe Ziyaretleri Hakkında Fikir

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

Mal bulanındır

Moderatör
Katılım
5 Ağu 2020
Mesajlar
339
Beğeni
941
Puanları
93
Yaş
41
Konum
Yaşamın Olduğu Heryer
Eveeet...gelelim birazda gerceklik algisi ile hareket edip bilgi belge arastirmayla aslinda tabu haline gelmis dede yatir ziyaret turbe mekanlarinin açilimina.
bu yazinin deistlik ataistlik inancsizlikla ilgisi yoktur ve bu amaci gudmemektedir asilsuz bir durumuda empoze etmeye calismamaktadir
Kimileri için ibadetlerin kabul edilme merkezi
Kimileri için evlenebilme niyetimizin gerçekleşme sebebi…
sektorel bazda tum hobiseverlerde bir aydinlanma olacagi muhtemeldir........
Gizemli uygarlık yaratabilme amacı güden devletlerin savaşla aldığı topraklara kutsiyet katmak için ise hakkında efsanelere mekân yaptığı gerçek dışı noktalar…
Ramazan Ayının girişiyle birlikte sözünü ettiğim bu mekânlara öyle bir hücum yaşanıyor ki, görenler sanki İslam dininin gidilmesini tavsiyede bulunduğu veya emrettiği kutsal topraklara haklı bir ilgi olduğunu sanabilir.
Neden söz ettiğimi tahmin ederim ki anlamışsınızdır.
Tüm Ortodoks yapılı din anlayışında bazı mezarlar, aşırı duygular ve kendinden menkul menkıbelerle o din mensuplarının vazgeçilmez uğrak yerleri yapıla gelmiştir. Bu kabir ve türbeleri inkâr ettiğinizde birçok radikal dindarın hışmına uğramanız kaçınılmaz bile olabilir.
Dünyadaki en kadim kentlerinin başında yer alan İstanbul’dan iki çarpıcı örnekle, şimdiye kadar doğru sandığımız bazı hurafelerin (din dışı uygulamalar) ve batıl (doğru olmayan inanışlar) kabullerin nasıl günümüze değin gelebildiğini aktaracağım.
Bizans’a ve birçok uygarlığa ev sahipliği yağan İstanbul, üzerinde kurulan devletlerin yalnızca resmi politika başkenti değil, aynı zamanda çok tanrılı paganlar ile ilahi kaynaklı Hristiyanlığın en yüce ve kutsal toprağıydı. Dolayısıyla İstanbul özellikle Hristiyan ulularının yaşadığı ve öldüğü mekânlara yurt olmuş bir coğrafyanın adıydı.
Hristiyan din büyüklerinin, yani azizlerin (Saint, Aya) mezarları bütün dindar Hristiyanlarca ayrıcalıklı tutulmuş ve özel ziyaret merkezleri yapılmıştır. Bu durum, İstanbul’un Türklerce ele geçirilmesine kadar sürmüştür.
Nitekim Doğu Roma’nın mirasçısı olduğunu ileri süren Osmanlı hanedanı gibi, İstanbul’un yeni ikametçisi olan Türk halkı da Hristiyan teb’anın geleneklerini sürdürmüş ve Şaman kültürü ile tasavvuf geleneğinin öğretisiyle kimi kabirleri kutsamış, bu yerleri devamlı gelip gittikleri mukaddes mekânlar haline getirmişlerdir.
Müslüman ahalinin kutsal olarak tanıdıkları ve türbe mimarisiyle özelleştirdikleri mezarlardan bir kısmı gerçekten Müslüman kimliğe aitti ama çoğunluğu ya bir Hristiyan azizine ya da hiç bilinmeyen kişilere aitti. Hatta bazı mezarların içinde ceset dahi yoktu. Fakat kutsanmış mezar yerlerine mitolojik anlamlar yükleyen din ulemasının ve onların sözlerini gerçek sayan din devletinin güvenilir özelliğini sarsmama adına, ayrıca halkın kayıtsız şartsız itikat bağladığı yerlerin itibarını bir anda yıkmama düşüncesiyle, gerçeklerin herkesten saklanması tercih edilmiştir.
Bu yazımda halkın çokça rağbet gösterdiği iki meşhur türbenin bilinmeyen yüzlerini ortaya çıkartacağım.Mesela eyup sultan???
Hz. Muhammed’in uzaktan da olsa akrabası ve yakın arkadaşı (sahabe) olan Halid bin Zeyd Ebâ Eyyub el Ensari, aynı zamanda Mekke’den Medine’ye göç eden İslam peygamberini 7 ay evinde misafir etmişti.
Hz. Muhammed’e ait olduğu söylenen “Konstantiniyye’nin (İstanbul) surları dibinde bir iyi kulun mezarını görür gibiyim” anlamındaki hadisten etkilenen Halid bin Velid’in, o ulu kişinin kendisi olması düşüncesiyle İstanbul’a seferine ihtiyar haliyle katıldığı iddia edilir. Bu şahsın Eyüpsultan surları civarında öldüğü ya da şehit edildiği ve şimdiki ilçe sınırları içerisindeki bilinen mezara defnedildiği ileri sürülür.
Oysa bu mesele hiç de anlatıldığı gibi değildir…
Tarihçi Joseph von Hammer, Eyüp Sultan diye bilinen kişinin mezarının olağanüstü şekilde, Akşemseddin’in kerameti ile bulunmasının psikolojik bir gereklilikten doğduğunu öne sürmekte ve "İstanbul kuşatmasının uzun sürmesinin askerlerini huzursuz ettiğini gören Fatih Sultan Mehmet, lalası Akşemseddin'den yardım ister. O da Eyüp'ün mezarını bularak askerlerin moralini yükseltmeyi başarmıştır"
Büyük Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık da şu kayıtları eklemiştir: "İstanbul kuşatması sırasında dört düşman gemisi Haliç'e gelerek yardım getirdi. İstanbul'da Rum halkı surlara çıkarak Türklere karşı gösteriler yaptı. Bizim askerler arasında ümitsizlik doğdu, hatta bir kaynağımıza göre bazı askeri gruplar “bu işin sonu yok” diye kuşatmayı bırakıp gitmeye başladılar. Çok nazik bir durum vardı. O zaman Akşemseddin, Fatih'in şeyhidir, Hacıbayram tarikatındandır. Eyüp el Ensari'nin mezarını bulmak için kolları sıvadı. Akşemseddin “Onun mezarını bulacağım” diye iddiada bulunmuştur. Moralin düştüğü bir anda Peygamber sahabesinden olan Eyüp'ün mezarını bularak askere moral amacıyla padişahtan müsaade istemiştir. Bugünkü Eyüp mevkiinde kazı yapılmıştır. Orada eskiden Bizans manastırları vardı, toprak altında yazılı mermer parçası bulunmuştur. “İşte mezar burası” diye orduya ilan edilmiş askere savaş için yeni şevk, heyecan gelmiştir".
Başka bir kitapta şu ifadeler geçmektedir: "Eyüp semti, Bizans döneminde Kozmodion olarak bilinen, birçok azizin mezarlarının, kiliselerin ve ayazmaların bulunduğu kutsal bir yerdi. 287 yılında Romalılar tarafından öldürülen ikiz kardeşler Aziz Kozmas ve Aziz Damianos adına kurulan kilise çok ünlüydü. Kozmodion semti, adını bu azizlerin adından almıştı. Kudüs'ün ve Roma'nın Hristiyan hacıları çeken yerler olması gibi, burası da İstanbul'un en kutsal semti olarak bir hac bölgesi vazifesi görüyordu. Osmanlılar döneminde de bölge bu özelliğini korumuştu. Bu nedenle, İstanbul'a geldiği bile pek olası olmayan ama sonradan anlatılan bir rivayetle mezarının İstanbul civarında olduğu ileri sürülen Eyüp el Ensari'nin ölümünden 765 yıl sonra kendisine bir mezar yeri tespit edilmek istendiğinde bu seçim için Bizans'ın Kozmodion bölgesi tercih edilmiştir. Osmanlılar döneminde kilise ve manastırların yerine cami, türbe ve tekkeler yapılacak, eski Bizans azizlerinin bir kısmı da İslam evliyalarına dönüşecek, ardından pek çok Osmanlı ileri geleni bu bölgeye gömülecekti"
Yakın dönemin İstanbul üzerine eserleri olan tarihçilerinden Stefanos Yerasimos "Dönemin Bizanslı tarihçileri de Eyüp'ün İstanbul'u kuşatan orduda olduğundan bahsetmemektedirler. Bu olaydan bahseden tek İslami kaynak, İbni Sad'ın (ölümü 845) "Tabakat" adlı eseridir. Sonraki İslam tarihçilerinin de kaynağı muhtemelen bu eserdir. Eyüp'ün ordu içinde bulunduğunu ve kendisinin İstanbul'da öldüğünü yazan tek eser olan "Tabakat", bu olaydan iki yüzyıl sonra yazılmıştır. Aynı zamanda bu konuda elimizdeki en eski kaynaklardan olan Bizanslı tarihçi Teofanes'e göre söz konusu seferde Araplar ancak Boğaz’ın Asya yakasına, yani Kadıköy'e kadar gelebilmişlerdir. Diğer Arap yazarlar da bu seferde bir Arap donanmasından bahsetmemektedir"
Eyüp Sultan’ın mezarı üzerine bir yazısında Soner Yalçın da şunları aktarıyor: “Osmanlı tarihçilerinden Paul Witter, Hz. Eyüp'ün Eyüp Camii’nde değil, Ayvansaray’daki kalenin dibinde şehit olduğunu, oraya gömüldüğünü ve hatta bu nedenle “Ayvansaray” adının, Eyyub El Ensari’den geldiğini iddia etti.
Bu arada gözünüzden kaçmasın, tarihçi Witter, Hz. Eyüp'ün hastalıktan değil savaşarak şehit olduğunu söylüyor. Peki mezarı neredeydi; Eyüp Sultan da mı, Ayvansaray da mı? Prof. Dr. Halil İnalcık, 1455 yılına ait İstanbul bina ve nüfus tahrirlerini inceledi ve “Ayvansaray” adının Rumca olduğunu ortaya çıkardı. Ayvansaray’ın Hz. Eyüp ile ilgisi yoktu.

TELLİ BABA MI YOKSA TELLİ ANA MI?
Sizlere şimdi de çokça bilinen ve bazı dindarlar tarafından adeta kutsanıp vazgeçilmez uğrak yeri vasfına büründürülen bir mekânın ibretlik öyküsünden söz edeceğim.
Genç kızların evlenebilmek için “Kısmet bulma” ve kısmetinin kapalı olduğu düşünülüyorsa “Kısmet açma” yeri olarak ünlenen Sarıyer sırtlarındaki Telli Baba türbesini çok kişi biliyordur sanırım.
Hani, kısmet için kabrin üstünden emaneten teller alınıp götürüldüğü, kısmet açıldığında ise yeniden ziyaret edilip, etrafındaki dilencilere ve türbe bakıcılarına sadakaların verildiği yerden bahsediyorum.
Uydurulmuş rivayetlere göre Telli Baba, Fatih Sultan Mehmet döneminde tabur komutanlığı yapan Abdullah Efendi’nin oğludur. Bazılarınca Telli Baba, İstanbul’un dört manevi bekçisi olarak bilinen evliyadan biri olarak anılmaktadır. İstanbul’un diğer manevi bekçileri ise; Hz. Yuşa, Aziz Mahmud Hüdayi ve Yahya Efendi imiş.
İşte bu mesele yine anlatıldığı gibi değildir.
Türbede yatan kişinin kimliği üzerine son yıllarda yapılan bir araştırmada burada aslında bir kadının yattığı belirlenmiştir.
Bu gerçek ortada dururken, günümüzde türbenin yoğun ziyaretçi akınına uğraması bize şu gerçeği haykırmaktadır; halk, gerçekten ziyade gerçek olmasını istediği şeylere veya gerçekliğini değiştirmek istemediği şeylere ilgi duyar ve kanaatini de bilimsel bulgularla değiştirmez.
Ne demek mi istiyorum…
Milletler tarihleriyle siyasete imza atar ve uygarlık manzumesine kazınır.
Ama milletler, yalnızca objektif ve bilimsel bilgilerle değil, bazen efsaneler ve mitolojik anlatımlarla kendi tarihlerine büyüleyici anlamlar kazandırmak ister.
Halklara gelince, onlar da kendilerine ait inanç kahramanlarını kimi zaman olmadık manevi aktörlüğe taşıyarak ve mezarlara efsunlu masallar katarak, hatta doğruluğu kanıtlanmamış mekânlara ilgi ve alakalarını yoğunlaştırarak bir nevi terapi yapıp sahsi maddi manevi haz ve rahatlama beklemektedirler.
Takdir sizlerindir........
 

Mal bulanındır

Moderatör
Katılım
5 Ağu 2020
Mesajlar
339
Beğeni
941
Puanları
93
Yaş
41
Konum
Yaşamın Olduğu Heryer

Metal

Yeni Üye
Katılım
26 Tem 2020
Mesajlar
43
Beğeni
135
Puanları
33
Konu diğer mekanlar için kötü örneklerle dolu olsa da Eyüp Sultan konusunda dezenformasyon yapılmaya çalışılmış...
Peygamber sav efendimizin müjdesine nail olmak niyetiyle geldiği Konstantinopolis de "beni İslam ordusunun atlarının çiğnediği en uç noktaya gömün." Vasiyeti gereği sehadetinin ardından o noktaya taşınmış ve defnedilmiştir. Ayrıca bazı vesikalar da Fatih doneminde bulunduğunda mübarek bedeninin curumedigi ve enfes bir koku esliginde Sultan Mehmet Han'ın mevtanin ayaklarını öptüğü kayıtlara geçmiştir... Akşemseddin hz.de fatih esnasında ordu gerisinde çadır kurmuş ve manevi fetih için dua ve zikir ile meşgul olmuştur. Ordu'nun ümidini yitirdiği zamanda Sultana ümidini kaybetmem sini telkin ederek tarih ve vakit vererek Fethi muzdeleme kerametinde bulunmuştur...
Allah CC hepsinden razı olsun...
 

deniz_efe

Γεράκι
Moderatör
Katılım
11 Tem 2020
Mesajlar
105
Beğeni
286
Puanları
63
Hassas bir konu, kim neye inanıyorsa karışmamak en iyisi.
Atatürk bile tekke ve zaviyeleri kapattıysa bunun da nedeni vardı ve o dönem için gerekliydi.
Şimdiki hükümetler oy'a oynadığı için cehalet işlerine geliyor.
Burada noktayı koyalım ve siyasete girmeyelim.
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Üst